Kah siyah kah beyaz bir adam. Bir zamanlar hakkında övgü dolu sözcüklerle bezenmiş binlerce yazı ve binlerce haber yayınlanmış. İnsanlara bir şeyler dikte edip onları delice(!) sevdiren, kendi yarattığı kahramana yeni hikayeler yazan bir kültür tarafından ödüllere boğulmuş. Koca koca akademileri dolduran müzik uzmanları yememiş içmemiş başında hep “en iyi” sıfatı bulunan ödüller vermişler ona. Ama yıllar yerinde durmamış işte. O adamı da bozmuş. Onu yaratanlar zaten bozukmuş, daha da bozulmuş. Eskiden ne kadar yetenekli, ne kadar yaratıcı, ne kadar büyük ve ne kadar da deha olduğunu anlattıkları adam artık 45 yaşına geldiğinde aslında onun ne kadar namussuz, ne kadar ırz düşmanı, ne kadar sapık birisi olduğunun farkına varan bu yaratıcı(!) insanlar sürüsü o adamdan artık yeni malzemeler çıkarmanın tiraj, reyting ya da adı her neyse o şey için daha karlı olduğuna karar vermişler ve kalemlerini (artık kalemle yazan kalmasa da) bu kararları doğrultusunda hareket ettirmeye başlamışlar. Beyaz adam kovboylar tarafından sorguya alınmış, fotoğrafları çekilmiş.Herkes beyaz adamın kendini ne kadar çirkinleştirdiğini görmüş. Zaten bu adam siyah da değil miymiş? Ne kadar da kompleksliymiş yahu. İnsan hiç teninin renginden utanır mıymış? Atsınlar hapse bu sapığı. Aman geç şu maymunu bizim dizi başlamadı mı hala? Bugün çocukla kız öpüşecekmiş, öyle yazıyor gastede, ne hoş dizi diil mi ???
Günlerdir haber aralarında Michael Jackson’ın yatak hikayelerine rastlıyorum. Gazetelerimiz de eksik olmasın konu hakkında yeterince bilgilendiriyorlar bilgiye aç toplumumuzu. Nasıl da saldırıyorlar çocukluğumun kahramanına. Düşenin dostu olmazmış ya. Bu da öyle bir şey herhalde. Nasıl da korkmuş yüzü. Sanki kabustan uyanmış bir insanın şaşkınlığı var yüzünde. Onu böyle gördükçe içim acıyor benim. Daha ufacık bir çocukken televizyonda ne zaman onu görsem anlamsızlığının henüz farkında olmadığım zaman dururdu benim için. Bizim buranın kanalları pek de yayınlamazdı onun şarkılarını. Yine de arada bir rastlardım o adama. Ne de güzel dans ediyordu öyle. Arkadaşlarımla şarkı yarışmaları yapardık. Ben bazen ondan bir şarkı söylerdim. Aslında yalan söylerdim. Çünkü ne tek kelime İngilizce biliyordum ne de bir şarkısını ezbere. Ama arkadaşlarım da İngilizce bilmezdi benim. Onlar da şarkıyı ezberlediğimi sanır nasıl oluyor da ezberliyorsun diye hayranlıkla karışık meraklanırlardı. Ben de hiç bozuntuya vermezdim. Yetenek işte… Bir tek Michael Jackson’da yok ya. Bir de başını hatırlamadığım aptal bir tekerleme vardı. “Michael Jackson, Madonna, dünyada bir numara, salla salla vur duvara…
Zaman geçti o adamın ben daha portakalda vitamin iken yaşadığım gezegeni nasıl da salladığını onun ne kadar önemli bir adam olduğunu ve bunun gibi bir çok şeyi öğrendim. Ve gözümde daha da büyüdü siyah-beyaz adam. Acaba gerçekten ilaç mı kullanıyor ten rengini açmak için yoksa gerçekten bir hastalık mı bu? Boşversene ten rengini, müziğin sesini aç. Bak Billy Jean çalıyor. Bak ben de dans edebiliyorum. Bir de şu moonwalk’u yapabilsem. Yok yok bu adam hakikaten insan değil. Mesih olmasın sakın? Bugünün starları onun yaptığı müziğin kırıntılarından onlarca hit ortaya çıkaranlar değil mi zaten.? Kesin mesih bu adam.
Kahramanıma yapılanları gördükçe yaşadığım gezegenin ne kadar pisliğe bulandığını daha bir fark ediyorum. İnsanların ne kadar acımasız olduklarını görmek korkutuyor beni. Geçenlerde okumayı daha yeni öğrenen kuzenim gazetede Michael Jackson’ı görüp “ Aaa, bu o tecavüzcü “ dedi. Ah be küçük kız. Bir de ben çocukken çocuk olabilseydin de o tecavüzcü onları da becersin diye bir taraflarını yırtarak bağıran hemcinslerini görebilseydin. Gerçi teknoloji sağ olsun görmek istersen yine görebilirsin ama görmek istersen işte. Ben çocukken adamın gözüne zorla sokuyorlardı. Bizim gözümüze girmekle kalmadı, kalbimize de girdi bu siyah-beyaz adam. Renklerinden sebep mi yoksa? Kartala da benzemiyor oysa. Daha çok maymuna benzetiyorlar şimdi. Bak ben bu yazıyı yazarken fonda “In the closet” çalıyor. En sevdiğim Michael şarkısı. Klibi geliyor gözlerimin önüne. Naomi vardı galiba…
Yine uzaklara gittim işte. Bu yazının da bitmesi gerek şimdi. Nasıl bağlasam acaba? En iyisi en sevdiğim birkaç Michael Jackson şarkısını yazayım kolay yoldan ve bitsin bu yazı. Zira kelimeler kilitlendi artık…
In The Closet / Dangerous
Smooth Criminal / Bad
Thriller (albümün tamamı)
Blood On The Dance Flor / Blood On The Dance Floor
Not: Okuduğunuz yazı bundan 6 sene önce Avaz Avaz dergisi için yazılmış olup, derginin bir türlü çıkamaması dolayısıyla yayınlanmamıştır. Şimdi okuduğumda beni gülümseten noktaları olsa da kelimesine dokunmadan paylaşmak istedim. Resimler de dergide basılması için bulduklarımdır. Yazının sonunda verdiğim şarkı listesine geçen 6 sene içerisinde onlarcasını ekledim, Michael deniz deryaymış öğrendim.
Şu adamı dünya gözüyle sahnede göremedim ya ona yanıyorum…
Çocukluk kahramanım, dünyaya uğramış en güzel pop yıldızı, yaptıklarının kırıntılarıyla bugün koskoca bir sektörün ayakta kalmasını sağlayan adam ölmüş. En son ne zaman bu kadar üzüldüğümü hatırlamıyorum…
Edit: Sözlükte okuduğum bir yorum olayı çok güzel özetlemiş aslında;
Geçen yaz caz festivalinde gerçekleşen Nina Simone’a saygı tadındaki konsere gitme ihtimalim belirince merak edip dinlemeye başladım bu güzel kadını. Dinlediğim en güzel ses olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Henüz hayatı hakkında detaylı bir araştırma yapmış değilim, ancak birkaç haftadır best of albümlerinin ötesine geçip tüm diskografisinin tadını çıkarıyorum. Yaklaşık 5.5 gb’lık bu hazineyi rasgele açıp dinlemek ruhumu dinginleştiriyor. Vaktiyle Ortaçgil dinlerken hissettiklerimin bir benzerini Nina Simone’da buluyorum. Eskiden sinirlendiğim ya da kontrolün ellerimden çıktığını düşündüğüm anlarda bir Ortaçgil kasetini walkman’ime takar ve zamanla normale dönerdim. Şimdi ise uyumadan önce ya da çalışırken kafa bir dünya olduğunda Nina Simone ilaç gibi geliyor. Okurken de ayrı bir tadı var.
Bir de sinema tarihinin en güzel sahnelerinden birisi olduğunu düşündüğüm Before Sunset’in finalinin merkezinde Nina Simone’un olması meselesi var ki, bilinçaltımda kendisine beslediğim sevginin önemli bir sebebinin de bu sahne olduğunu belirtmem gerekir. Julie Delpy’den dolayı Nina Simone’u sevmek de denebilir buna
Yaşantının yüreğinde bir yerde, bir düzen, bir tutarlılık var, yeterince dikkatli, yeterince sevecen, yeterince sabırlı olsak, onu ansızın yakalayabiliriz. Bakalım zamanımız olacak mı?
“Bizim aramızda bir bakıma en mutlu kişi o, çünkü aşkına karşılık ne istediği konusunda önceden edinilmiş hiçbir düşüncesi yok. Böyle önceden tasarlanmamış bir biçimde sevmek pek çok kişinin elli yaşından sonra yeniden öğrenmesi gereken bir şey. Çocuklarda olur bu. Onda da var. Ciddi söylüyorum.”
Dün futbol tarihi açısından önemli bir gündü. Beşiktaş’ın Galatasaray’ı yenmesinden bahsetmiyorum tabii, tüpçünün sahipleneceği geçici başarılar beni pek mutlu etmiyor zaten.
İki önemli futbol emektarı Tugay Kerimoğlu ve Paulo Maldini takımlarının formalarıyla son resmi maçlarına çıktılar. Tugay 39, Maldini ise 40 yaşında veda ediyor sahalara. İstikrar, çalışma adına ne denirse artık, bu adamların önünde saygıyla eğilmek lazım, hem de kullanılmaktan içi boşalmış deyimin hakkını sonuna kadar vererek.
Maldini’si, Tugay’ı bol olan bir futbol dünyası diliyorum. Aç gözlü zengin çocuklarının mastürbasyonu olmaktan uzak bir dünya…
Bir gün okumalıyım dediğim romanlar arasında Lawrence Durrell’ın İskenderiye dörtlüsündekiler de vardı. Serinin ilki Justine’i okuyorum birkaç gündür. İlk başlarda pek haz almadım. Yazarın, belki de çevirinin, zor bir dili var. Zaman zaman odaklanmakta zorlanabiliyorum. Ancak kimi zamanda vurucu cümleler ard arda geliyor, kitabın etkisini yoğun bir şekilde hissediyorum.
Henüz 40 küsür sayfa okudum ama şimdiden alıntısı bol bir kitap olacağını belli etti Justine. Bir kısmını buraya da yazarım. İlkini buyrun.
Justine: “Neden gülüyorsun? En ciddi şeylere bile her zaman gülersin. Ah öyle ya, üzülmen mi gerekir?”
Beni biraz olsun tanısaydı, bizim gibi her şeyi derinlemesine duyan, insan düşüncesinin içinden çıkılmaz düğümünün tam anlamıyla bilincinde olan insanlar için verilecek tek bir yanıt - alaylı bir sevecenlik ve suskunluk- olduğunu daha sonra kendisi de anlardı.
Uzunca bir aradan sonra öğrencilik yıllarımı yazmaya devam ediyorum. I ve II nolu yazılardan sonra 3. bir yazı ile noktayı koyacağımı düşünüyordum ama 4. bir yazı daha gelecek.
Boğaziçi macerası İngilizce hazırlıkla başladı. 09:00-12:30 arasında derslere girip çıkıyordum. Bu saatten sonrası ise bomboştu. İlk başlarda dersten çıkıp biraz sağda solda oyalanıp evin yolunu tutuyordum. Ara sıra sinema kulübüne uğrayıp film analizlerine katılıyordum ama çoğu zaman konuşulanları anlamıyordum, anladıklarım ise anlamsız geliyordu. Müzik kulübünde takılmak istiyordum ama sosyal olarak da çok rahat birisi sayılmazdım, istediğim gibi ilişki kuramıyordum insanlarla.
Bir şekilde müzik kulubünün dergisi Avaz Avaz’a girdim. Her hafta düzenli olarak toplantı yapıyorduk, ama dergi çıktığı falan yoktu. İçerik konuşuyorduk, yarıp saat konuşup içmeye gidiyorduk. Koca sene epi topu 1 sayı çıkarmış olsak da toplantılara katılmaktan büyük keyif alıyordum. Avaz Avaz üyelerini tanımaktan, onlarla vakit geçirmekten memnundum. Yine bir Avaz toplantısı ertesi aynı zamanda müzik kulubünün başkanı olan Emre Ekici kanıma girdi. Gel seni bizim kulube tonmeister yapalım dedi. Tonmeisterlik nedir, mikserdeki onca düğme ne işe yarar hiçbir fikrim yoktu, ama yapacak işim de yoktu, olur dedim.
O günden sonra kulübe daha sık takılmaya başladım. Teknik ekip dışında ufak tefek konser organizasyonlarında da çalışıyordum. Tonmeisterlik olayı hoşuma gitmeye başlamıştı, kulübün eskilerinden, aynı zamanda Badem grubunun da solisti olan Mustafa Kemal Öztürk’ün kurduğu Taşoda Prodüksiyon’da asistanlık da yapıyordum. Ses mühendisliğine dair epey bir şey öğrenmiştim. Bir yandan da bir grup kurdum, kulubün stüdyosu Taşoda’da çalışıyorduk. Ben vokal yapıp gitar çalıyordum, 3-5 cover dışında beste yapıyorduk. Badem’le üniversite konserlerine gidiyor, sahne kurulması, ses sisteminin yönetilmesi gibi işlerde çalışıyordum. Hayatım bir sene içerisinde baştan aşağı değişmişti. Beklediğim ve istediğim de buydu zaten.
Ertesi sene bölümün başlamasıyla daha çok ders çalışmam gerekecekti. Sene başında bir şekilde kendimi kulubün stüdyosu Taşoda’nın sorumlusu olarak buldum. Kulüp işleri hayatımda ciddi anlamda yer tutmaya başlamıştı. Öyle ki kulübe müzik üretmek için girdiğimi unutmuştum nerdeyse. Maymun iştahlı bir insan olarak da her şeyi aynı anda yapmaya çalışıyordum. Rock korosuna girdim, piyano dersleri almaya başladım, bir yandan taşoda, bir yandan müzik grubum, bir yandan da dersler derken aşırı derecede yoğun bir hayatım olmuştu. İlk dönemin sonunda koroyu bırakmak zorunda kaldım, grup arkadaşlarımla da anlaşamadık ve grup dağıldı. Taşoda Prodüksiyon’a da gidişlerimi seyrekleştirmiştim, bir süre sonra hiç gidemez oldum.
Bölümde işler fena gitmiyordu, henüz ne yapmak istediğimi bilmiyordum açıkçası. Sadece derslere çalışıyor, fena sayılmayacak notlar alıp kalan bütün zamanımı müziğe ve müzik kulubüne ayırıyordum.
Ertesi sene taşoda sorumluluğunun yanında bir de kulüp yönetim kuruluna girdim. Bu da biraz arkamdan ittirilmesi neticesinde üstlendiğim bir görevdi zira yeni bir yönetimsel görev demek müzik yapmaya daha az zaman ayırmak demekti. Üzerine teknik ekip sorumluluğu da bana kalınca bir önceki senenin iki katı yoğunluğunda bir hayatım oldu. Tohumlarını bir önceki senenin sonunda Mekinci ile birlikte attığımız yeni bir grubum da vardı. Ehl-i Keyf.
3 sene boyunca büyük keyif alarak çalıştığımız bu grubun hayatımda önemli bir yeri vardır. Bu sitenin adı dahi grup sonrası takma isim olarak benimsediğim keyfehli’nden gelmektedir. Ehl-i Keyf ile çoğunlukla benim bestelerimi düzenleyip çaldık. Profesyonel sayılmazdık, güzel yanı da bu amatörlüktü sanırım. Bazı provalarda doğru düzgün çalışmadan, sadece bira eşliğinde geyik yaptık, iyi ki de yapmışız.(Piyasada albümleri de olan aynı isimli bir grup daha var, üstelik oldukça sert bir müzik yapıyorlar, aman karıştırılmasın.) Hala tam anlamıyla dağılmış sayılmayız ama bir yıldır prova yapmıyoruz. İçimden bir ses 50 yaşında da Ehl-i Keyf insanlarıyla bir araya gelip müzik yapacağımızı söylüyor.
2. sınıfın sonunda detaylarına girmeyeceğim tatlı bir heyecan vardı hayatımda. Hala hayatımda yer alan bu güzelliğin tüm ömrüm boyunca benimle olmasını diliyorum.
Bu olaya girişmeden önce tavsiyelerini aldığım arkadaşlarımın aksine benim en çok beğendiğim film Saraband oldu. Bergman’ın çektiği son 2 filmden biri olma özelliğini de taşıyan bu yapıt ustanın sinema tarihine geçmiş şahaserlerinin yanında biraz gözden kaçmış sanırım.
Bergman filmleri izlerken aralara da birer ikişer Woody serpiştiriyorum. The Curse of the Jade Scorpion ve Another Woman‘ı da bu 1 aylık süreçte izledim. Daha önce Interiors ve Woody Allen üzerindeki Bergman etkisi üzerine yazmıştım. Another Woman da Woody Allen’ın Bergmanvari filmlerinden birisi. Filmi izledikten sonra okuduğum yorumlar Interiors’ın Cries and Whispers’a, Another Woman’ın ise Wild Strawberries’e karşılık geldiğini anlatıyordu. Özellikle imdb’de yer alan bir yorumun tüm bu filmler arasındaki benzerlikleri ve farklılıkları anlamak açısından oldukça faydalıydı. 4 filmi de izledikten sonra göz atmanızı öneririm.
Filmleri birer ikişer izledikçe izlemediklerimin sayısının azalmasına da üzülüyorum. Neyse ki Bergman da yemeyip içmeyip film yapan yönetmenlerden, beni epey bir götürür. Bitince de başa sararım zaten.
Umarım Woody Allen şöyle bir 50 sene daha yaşar ve en az yaşadığı sene kadar film çeker. Zira yer yüzünde filmlerini izlemekten bu kadar keyif aldığım ikinci bir yönetmen (Bergman dahil) yok.